Bilgilendirmekle düşündürmek veya bilgilenmekle düşünmek arasındaki farkı göremeyenlerle hiçbir zaman anlaşamazsınız. Düşünce üretebilmek için bilgi sahibi olmak gerekir fakat bilgili olmak, düşünür olmak demek değildir. Düşünmek, oldukça meşakkatli bir uğraştır.
Bir konu hakkında sayfalar dolusu bilgi aktaran kişiyi dinlerken beklentiniz; anlatılanlar ışığında yeni bir görüş farkı, kişiye özgü bir yorum dinlemektir. Bu da bilinenin dışına çıkmak, farklı bir açıdan bakabilmektir. Çoğunluğun gittiği yolun, baktığı yerin dışına çıkanların sesi yükseldikçe, baskılar ve susturma girişimleri de artıyor. Yeni yorum ve görüşler karşısında nakil yoluyla öğrendiklerinin zamanın ruhuna hitap etmediğini fark eden kişi, oyuncağı elinden alınmış çocuk misali yaygara koparır. Hâkim görüşü arkasına alarak, “Bunlar bizden değil!” vaveylasıyla karşı tarafı karalamaya başlar. Biz toplum olarak böylesi bir sancılı dönemden geçiyoruz.
Zamanın ruhu
Temsil ettiği görüşü zamanın ruhuna uygun olarak güncellemeyenlerde, eleştiri ve yeniliğe karşı özgüven eksikliği meydana gelir. Bu eksiklik korkuyu doğurur. Karşı görüşün üstünlüğünü kendi konumu ve inandırıcılığı açısından tehlike olarak gören taraf, korkusunu gidermek için bu “tehlike”yi yok etmenin yollarını arar. Bu durum, fikir hareketleri ve siyasî partiler içindeki farklı görüşlerin çatışmasında daha çok görülür. Bazen her iki taraf, bazen de sadece gücü elinde tutan taraf için asıl amaç, gerçeği ortaya çıkarmaktan ziyade, bildiğinde ısrarcı olmak veya mevcut konumunu korumaktır.
Gerek fikir hareketleri gerekse siyasî partiler bünyesinde oluşan aydınların, en az iki asırdan beri düşe kalka devam eden çağdaşlaşma serüvenimizde büyük vebali var. Çünkü kafa yapısı itibariyle “çağdaşlaşamamış aydın” sorunumuz, bizim millet olarak en aşılmaz engelimizdir. Büyük düşünürken ayakları yere basan, yani ülke gerçekleri ve ortak değerlerimiz üzerine inşa edilmiş evrensel bir vizyona sahip olabilmek.
Biz merkezli dünya
“Biz merkezli” bir dünya okuması yapamadığımızdan, uluslararası “er meydanı”nda boy gösteremiyoruz. Biz merkezli olmak; bir ayağı kültürel kimliğinin yoğrulduğu topraklarda olmak kaydıyla, evrensel düşünebilmek ve dünya insanı olabilmektir. Halen hazırda durduğumuz yerden Batı merkezli dünya okumamız, bizim gerçeğimizi yansıtmıyor. Öncelikle kendi eksenimize dönüş yapmadan ve kendi eksenimizde dönmeye başlamadan, dünya etrafında dönmeye, yani evrenselliğe kulak asmayın! “Ayarımızı kısmen başkalarına bakarak yaptığımız ve kısmen de başkalarının bizi ayarladığı bu durumdan kurtulmanın yolu; tekrar kendi yörüngemize dönmektir. Bu dönüş, dünyaya sırtını çevirmek, içe kapanmak demek değildir! Bu dönüş, hem kendi ekseni etrafında dönmek hem de dünyayı kendisine döndürmek için gayesi ve niyeti olmaktır. Şayet sizin böyle bir niyetiniz yoksa, dünyayı kendi ekseninde döndürmeği murat edinmişlerin yörüngesinden kurtulamazsınız. (M. Aşkar, Kendi Eksenine Dönüş, 2012)”
Ancak D. Hocaoğlu gibi bu toprağın bir düşünürü, “Şu andaki ana hedef, Batı’nın kurmuş olduğu dünyayı yakalamaktır; bundan sonra gelmesi gereken ise, kendimiz tarafından kurulacak olan evrensel bir dünya sistemi olmalıdır. (Laisizmden Milli Sekülerizme)” diyebilecek feraseti gösterebilirler. “Değer bilmeyen milletlerde değer yetişmez. Değer yetiştirmeyen milletlerin değeri olmaz,” diyor Cemil Meriç. “Evrensel bir dünya sistemi”ni bizden birinin ortaya atması, tartışma ve düşünme konusu olması gerekirken, içimizden birçoğunun dudak bükmesi, aydınımız açısından utanılacak bir durumdur.
İçinden geçtiğimiz sancılı dönemin ardından, bize dayatılan küresel hayat tarzına muhalif olan, insan merkezli evrensel bir dünya sisteminin, er veya geç bu topraklarda yeşerip kök salacağına inananlardanım.











