İletişim çağındayız. Yüksek yaylalarda çobanlık yapanların bile ellerinde akıllı telefon olduğunu, yurdumuzun Güneydoğu bölgesine yaptığım seyahatte gördüm. Van, Diyarbakır, Mardin ve Urfa gibi kadim şehirlerimize kafileler hâlinde insanlar geliyor. Seyahat acenteleri turlar düzenliyor. Ülkemizin özellikle batısında var olan “Doğulu” ve “Güneydoğulu” imajı veya önyargısı, bu bölgelere gidilince değişiyor. Özellikle ulaşım yoluyla iletişim sağlandıkça, BİZ olmaya başlıyoruz: Bu saatten sonra “Doğulu” veya “Batılı” kimliğimizi bir kenara koyarak, gerçek anlamda tanış olunca; ben, sen ya da o değil, biz oluyoruz. Tıpkı Avusturyalı Düşünür H. Pietschmann‘ın dediği gibi, “BEN iletişim kuruyorum, öyleyse BİZ varız.”
Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Arif ve Sezai Karakoç gibi daha nice değerli şahsiyetlerin memleketi Diyarbakır’da Diyarbakırlıların kendi aralarında ağırlıklı olarak Türkçe konuşması, sadece dikkatimi çekmekle kalmadı; doğrusu biraz da ezberimi bozdu. Sonra düşündüm: Edebiyat, sanat ve düşünce dünyamıza eserleriyle katkıda bulunmuş Kürt asıllı Diyarbakırlılar, bu haklı şöhretlerini Türkçe’ye borçlu oldukları gibi Türkçe de onlar gibi yazar, şair ve sanatçılarla daha da zenginleşmiştir. Nobel ödüllü bilim insanımız Prof. Dr. Aziz Sancar’ın memleketi Mardin’de Arapça, Kürtçe ve Süryanice konuşanların ortak iletişim dilinin Türkçe olması, “çoklukta birlik” oluşumuza en güzel örnektir. Ayrılıkçı siyasetin körüklediği etnik milliyetçilik özellikle dil üzerinden kimlik davası gütmektedir.
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O’nun âyetlerindendir. (Rum suresi 22)” mealindeki ilahî nizama inanmış birisi olarak, özellikle anadillerin yaşaması ve yaşatılmasını savunanlardanım. Türkiye gibi bir ülkede anadil sadece Türkçe’den ibaret olmadığı gibi, Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya ve Amerika gibi hemen bütün ülkelerde de birden fazla anadil var. Fakat bazılarında resmî, ABD gibi bazılarındaysa fiili (de fackto) dil bir tanedir.
Kültürümüzün taşıyıcısı Türkçe
Mehmet Kaplan’a göre, “Aynı dili konuşan insanlar, ‘millet’ denilen varlığın temelini teşkil ederler (Kültür ve Dil, s. 39). Bir başka ifadeyle; dil birliği olmadan millet denilen varlık meydana gelmez. Millet, ırk bazında değil, ortak değerlere göre şekillenir. Ülke olarak bizim resmî dilimiz Türkçe’dir. Türkçe’nin dışındaki farklı anadillerin yaşatılması, resmî dil olan Türkçe’ye sırf siyasî mülahazalardan dolayı alternatif olarak düşünülemez.
Etnik kökeninden bağımsız olarak, Türkiye’nin her bölgesinin kendine özgü Türkçe’si var. Bu yerel Türkçe’deki deyim, kavram ve sözcükler “İstanbul Türkçesi”nin zengileşmesine katkı sağlayabilir. “Türkiye’de köylerde ve kasabalarda, çadırlarda, obalarda kullanılan sözlüklere geçmemiş her kelime bize yeni bir şey öğretir. (Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, s. 45)” Geçmişi bin yıllara dayanan kültürümüzün taşıyıcı dili Türkçe’dir.
Kucağına doğduğunuzdan dilde rahatça yazabiliyor, konuşabiliyor ve en önemlisi, düşünce üretebiliyor musunuz? Çünkü insan kelimelerle düşünür. Wittgenstein’in da dediği gibi, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Avrupa’da doğup büyüyen yeni “Türkçesiz Türkler” artık kendilerini Türkçe olarak değil, Almanya, Hollanda veya Belçika gibi yaşadıkları ülkelerin dillerinde daha rahat ifade edebiliyorlar.
Türkçe yazıp okuyan ve düşünen birisi olarak biz de aynı dertten mustaribiz: “Dilimizi ihmalde, sanırım biz Türklerin olağanüstü diğerkâm, özgeci karakterimizin de bir payı var. Tarih içinde bizim kadar ırkçılık duygusuna uzak bir millet, herhalde zor bulunur. ((İbrahim Demirci, DERGÂH/Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Sayı: 156)” Bu ihmalkârlığımızı bir de F. Rıfkı Atay’dan dinleyelim: “Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum. Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzadeler, Konya’dan gelme Kemik Hüseyin torunları idi. Haleb’in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi. (…) Suriye, Filistin ve Hicaz’da: “Türk müsünüz?” sorusunun birçok defalar cevabı: “Estağfurullah!” idi. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık. (Falih Rıfkı Atay, Zeytin Dalı, s.44)
Bir de dünün İspanyol, Portekiz, Fransız ve İngiliz gibi sömürgeci devletlerine bakın: Mağrip ülkelerinden Afrika’nın derinliklerine kadar Fransızca, Latin Amerika’da İspanyolca ve Portekizce, İngilizlerin işgal ettiği hemen her yerde de İngilizce konuşulmaktadır.
Türkçesizleşen Türkler
Bu kavramı yıllar önce Avrupa’da yetişen yeni nesil Türkler için kullanmıştım. Zamanla gördüm ki, anavatanda da Türkçe açısından durum pek iç açıcı değil. Karşımdaki akademisyen ya da aydın sıfatlı kişi, her defasında misal, örnek gibi kelimeler kullanmak varken, “atıyorum” diye başladığında, “Yeter artık attığın!” dememek için kendimi zor tutuyorum. TRT’de bile, “Görevlerini büyük bir özveri ve fedakârlıkla yapıyorlar. (TRT Haber, saat 1.25, 5.1.20)” şeklinde bir cümle kuruluyorsa, “Burada isimlerini sayamadığım Türk dili ve edebiyatı alanında söz sahibi olup ebediyete göçmüş şahsiyetler yaşasalardı günümüz Türkçesi hakkında kim bilir bana ne çok soru sorarlardı. Nüans farkı, yamukluk yapmak, öz yaşam öyküsü… Nedir bunlar? (…) Şu yani’ler, aynen’ler ne oluyor. (…) ‘Bu şartlar ve koşullar altında gibi kullanımlar sizi rahatsız etmiyor mu?’ diye sitem ederlerdi. (…) Sizden sonra dili, Batı kökenli kelimeler istila etti. Şimdi biz, sabahları fiziksel aktivite ile güne başlıyoruz.” (Hamza Zülfikar, Dilde Değişme, Gelişme ve Kazanımlar, Türk Dili, sayı: 829)
R. Sennet, "Tartışmalardan doğan topluluğun bir düşmana ihtiyacı var. Birbirine kardeşlik duygusu besleyenler, aynı zamanda ortak düşmanları olanlardır. (Richard Sennet, Verfall und Ende des öffentlichen Lebens) diyor. Fakat biz kendimizle yüzleşme sürecini tamamlayamadığımızdan ortak bir düşman belirleyemedik. Çünkü içimizdeki düşmanlıklar bize yetiyordu. Anlaşamamamızın veya anlaşılamamamızın asıl sebebi dil’dir, çünkü aydını ve sıradan vatandaşıyla hem çok berbat bir Türkçe’miz var hem de dili bir silah olarak kullanıyoruz. Toplum olarak kullandığımız dil, acı, itici ve ötekileyicidir. Bu dili biz öncelikli olarak siyasilerden ve din bezirganlarından öğrendik.
Dil’i bir uzlaşma, anlaşma aracı ve kültürel kimliğimizin taşıyıcısı olarak değil, etnik kimlik savaşının aracı ve ideolojik kamplaşmanın bir silahı olarak kullanıyoruz.
Not: Konuya devam edeceğiz.











