Eğer biz dürüst, ahlâklı, hoşgörülü ve çalışkan bir millet olarak İslâm gibi, temelinde barış ve adalet olan hak bir dinin temsilcileriysek, içinde bulunduğumuz keşmekeş durumu nasıl izah edeceğiz?
“Batı’nın siyaset düşüncesinde, tiranlığın karşıtı özgürlüktür. Geleneksel İslam sisteminde, tiranlığın karşıtı adalettir. (B. Lewis, İnanç ve İktidar, s. 139)” İslâm’ın her şeyden önce bir adalet dini olduğunu bizim ilahiyat kökenli entelektüellerimiz de söylüyor. Ama gel gör ki, sadece ritüellerden ibaret bir din anlayışı kitlelere empoze edilince, kendince dindar fakat adil olmayan Müslümanlar ve adaletsiz yöneticiler gerçeği, bizim azgelişmişliğimizin bir başka adıdır.
“Erdemli bir toplum kendisi gibi ahlâk sahibi temsilciler seçer,” tanımı kendi içinde uyum sağlayan bir ifade tarzıdır. Fakat “erdemli” bir toplumun seçtiği temsilcilerin sahtekârlığı ortaya çıkması durumu kendi içinde bir tezat teşkil eder. Bu da, içten içe ahlâkî çöküntü yaşayan bir toplumun, düzenbaz temsilcisinin şahsında dışa vurumu demektir. Tıpkı içten içe fokurdayan yanardağın zaman zaman dışarıya lav püskürtmesi, korkunç bir patlamanın işaret fişeği olabileceği gibi, zirvede başlayan kokuşmuşluk da bütün bir toplumun değerler bazında çürümüşlüğünün yolunu açar. Bu noktadan sonra karşılıklı çıkarlar ve “sen beni görmedin ben de seni” kuralı gereğince, seçkinlerle sıradan bireyler arasında adı konmamış bir sözleşme devreye girer.
Anormalin normalleşmesi
Seçilmişle seçen, yöneticiyle yönetilen, imamla cemaat arasında başlayan bu ilişki giderek yaygınlaştıkça, toplumun ortak değerlerinin yerine hükümran zümrenin çıkarlarını kollayan “normaller” alır. Bu anlayışa göre; dünün anormali yani gayriahlâkî, ayıp, günah veya haram olanı, kara listeden çıkarak normaller listesinde kendine yer bulur.
Böylesi bir toplumda ilkeler, ahlâkî değerler zaman aşımına uğramış muamelesi görür ve şartlar menfaatlere göre yeniden belirlenir. Kişiyi kendi doğrularıyla yüzleşmeye zorladığımızda, o “doğrular” neye ve kime göre belirlenecek? Bu sürece girmiş toplum artık her harama bir “helâl” fetvası, her yalana bir doğruluk kılıfı uydurmaya başlar. Zygmunt Bauman, “Üstün ahlâk her zaman üstekilerin ahlâkıdır” derken, seçkinlerin/hükümran zümrenin geniş halk kitlelerine dayattığı “ahlâk anlayışı”nı kastetmektedir.
Olmayan medeniyet projemiz
Bütün bunları derinlemesine irdeleyip anlamaya çalışırken, içinde bulunduğumuz berbat durumu anlama ve ona göre hâl çaresi bulma derdindeyiz.
Devlet yapımız kadar toplum yapımız da yamalı bohça gibidir. Sağdan soldan aktarma, kopyalama veya tercüme kural, kaide ve kriterlerle tamamlanan düşünce sistematiğimiz, kendi içinde tezatlıklarla doludur.
“Bugünkü haliyle Türklük ve Müslümanlık kimlik zenginliği dışında insanlığa veya ümmete verebileceği bir ahlak veya hal modeli bulunmamaktadır. (A. Tarık Çelenk, Mahallenin Krizinden Memleket Krizine, s. 68)” diyen yazar haksız mı? Tam da tökezlediğimiz veya tıkandığımız yer; kendimize has bir “hâl modeli”mizin, bir başka ifadeyle, medeniyet projemizin olmayışıdır.
Kendimizi ithal kavramlar ve milliyetçilikten halkçılığa hatta İslamcılığa kadar hâlâ dünden kalma ideolojilerin Türkçeleştirilmiş versiyonlarıyla tanımlıyor, ifade ediyoruz. Fikir üretemiyor, dünya çaplı düşünür yetiştiremiyoruz. Bizce bunun başlıca sebebi; kendi doğrularımızla yüzleşme cesareti gösteremediğimizdendir. Buna toplum üzerinde hâkim olan zihniyet ve sistem izin vermiyor. Bu kapıyı aralayabilsek, kendi modelimizin felsefesini geliştirecek düşünceleri tartışmaya açmış olacağız.
“Abdestinden şüphesi olmayanın namazından da olmaz,” deyiminden mülhem, “Benim abdestimden şüphem yok ki, namazımdan şüphem olsun,” bağlamında bir savunma, özellikle yeniliğe ve eleştiriye kapalı olan her kesimde karşımıza çıkar. Bu bakış açısının ve yerleşmiş bu zihniyetin bizi ileriye götürmediğini görün artık! Ara sıra da, “Acaba? demesini, doğruluğuna inandırıldığınız “doğrularınız”ı test etmesini, sağlama yapmasını öğrenin!












“Avrupa Müslümanlığı” bakış açısına ihtiyaç var elinize sağlık teşekkür ediyorum