Bizim demokrasi tarihimiz, kuruluşlardan ziyade liderler ekseninde seyretmiştir. Meselâ, CHP’den daha çok Atatürk, daha sonra İnönü ve DP’den daha çok Menderes ismi ön plandadır. 1970’li yıllara gelindiğinde; Ecevit, Demirel, Türkeş ve Erbakan isimleri temsil ettikleri siyasî partilerin önündedir. 1980’li yıllara gelindiğinde, “12 Eylül Askerî Darbesi”nin de etkisiyle, mevcut liderlerin sesi kıstırılmış, manevra kabiliyetleri oldukça sınırlandırılmış olduğu bir Türkiye ortamında, sadece Turgut Özal yeni bir siyasî figür olarak zihinlerde biraz yer edebildi. 1990’lı yılların Türkiye’sinde, DSP, BBP, HEP/DEP gibi ana gövdeden ayrılmış ve DYP gibi, FP (Fazilet Partisi) gibi kapatılan partilerin yerine kurulmuş yeni partilerin politik ortamı şekillendirdiği bir (her yönüyle karmaşık) dönem yaşandı.
2000’li yılların Türkiye’sini önceki ve şimdi nesiller birlikte yaşadığından ve seçim ortamına girilmesinden dolayı artık herkes herşeyin farkında olduğundan, daha fazla yoruma gerek kalmıyor. Bu dönemde ise öncekilerden daha belirgin bir şekilde, şahıs eksenli siyasî oluşumun bir tezahürü olarak, “Erdoğancılık”ın şekillendirdiği bir Türkiye manzarası var.
Oyunu kime vereceksin?
Doğru’yu ve yanlış’ı, iyi’yi ve kötü’yü sadece kişilere göre belirleyen bir zihniyetin hâlâ, yani bunca musibete/badireye rağmen, hâkim olduğu bir toplumda, “Kime oy verelim?” türünden bir soruya cevap vermenin zorluğu ya da kolaylığı, karşıdakinin ikna olup olmamasıyla orantılıdır. Seçimlerin yaklaştığı, hemen herkesin politika konuştuğu bugünlerde bir aile ortamında, “Oyumuzu kime verelim?” sorusuna muhatap oldum. Hiç düşünmeden, “İstediğinize verin.” dedim. Tatmin olunmadı, çünkü beklenen cevap alınamamıştı. Bu sefer soru farklı geldi: “Peki sen oyunu kime vereceksin?”
Dikkat ederseniz burada da bir siyasî kuruluş olarak parti yok, şahıs var: Kime?... Önceki yazılarımızın birinde ileri demokrasi ülkelerinden örnekler vererek bu konuya açıklık getirmiştik. Şimdi üzerinde durmak istediğim konuya eğilmeden önce, geçmiş yıllarda şahit olduğum bir diyaloğu sizlerle paylaşayım: Yıllar önce, bankalarda epeyce parası olduğu söylenen bir köylüm, samimi olduğum bir hocaya (din görevlisi), “Hoca, birçok hocaya sordum ama bir de sana sormak istiyorum” dedi ve ilave etti: “Bankaya yatırılan paranın faizi helâl mi haram mı?” Hoca da karşıdakinin niyetini anladığından, “Önceki hocalar bu konuda ne demişse, ben de aynısını diyorum” deyince, umduğu cevabı alamayan paralı adam suspus oldu. Faize para yatıran kişi muhtemeldir ki, “haram”ını aklayacak hoca bulamadan bu dünyadan göçüp gitti.
Diğer konularda da maalesef durum pek farklı değil... Bana yöneltilen soruya beklenen cevabı vermeden, yakınlarıma izah ettim: Siz benim bilgime tecrübe itibar ediyor ve benim bir konudaki fikrimi soruyorsunuz. Sizin gönlünüzden geçeni doğrulayacak şekilde cevap verirsem, beni takdir edecek, kendiniz de mutmain olacaksınız. Şayet sizin beklentinizin tersi bir cevap verirsem, benim “bilgeliğim”in artık bir hükmü kalmayacak, siz de kendinizin ne kadar haklı, benim de ne kadar haksız olduğumu izaha ve hatta beni ikna etmeğe çalışacaksınız, dedim. Bizimkiler de, yukarıdaki faizli para meselesi gibi, zaten önceden yapılmış bir tercihin doğru olduğunu benden duymak istiyorlardı.
Çıkmaz sokak
Lidere dokunulmazlık zırhı giydirmiş bir siyasî/ideolojik hareketin içinden gelen biri olarak, benim kuşağım bunun bedelini gençliğini tüketerek ödedi. Lidere hayranlık derecesinde bağlılık ve güven, tartışma ve eleştiri kültürünü gereksiz kılar. Lider herşeyin üstündedir; ona karşı gelmek, davaya, hatta vatana ihanetle eş anlamlıdır. Lider etrafındaki kadro, onun talimatlarına uymakla yükümlüdür. Bunun örneklerini, dünün ve bugünün Türkiye’sinin farklı siyasî oluşumlarında görmek mümkün.
Bu acı gerçekleri yaşamış bir insan olarak; “Tercihiniz kişiler değil, ilkeler, kadrolar ve plan-proğram olsun” dediğimde, öteki olarak görülen her siyasî lider için menfiliklerle dolu bir tablo çiziliyor ve yine kişiler üzerinden “iyi” ve “kötü” belirleniyor. Böyle düşünmenin kendisi bir çıkmaz sokaktır ki, bu yol bizi bir yere götürmez. Toplum olarak çıkışı olmayan yolda tıkanıp kalmamız, zihniyet tıkanlığımızdan dolayıdır.
Aklı devreye sokmayan, akla öncelik vermeyen ve Kuran-ı Kerim’in tabiriyle “akletmeyenler”; kabilecilik, kavimcilik ve siyasî aşiretçilikte ayak diredikleri ve “siyasî mehdi” arayışlarından vazgeçmedikleri için bu sokaktan çıkamazlar! Ey çıkmaz sokaktakiler! Hâlâ mihmandarınızda ısrarcı mısınız?
Herkese hayırlı Ramazanlar...











