Mahmut Aşkar

Mahmut Aşkar

Kendi Gökkubbemiz
askarmahmut1951@gmail.com

Milliyetçiyim... Müslümanım.... Yetmez Mi?

16 Haziran 2023 - 17:55

Daha ne olsun, dedi, binlerce hatta onbinlerce milliyetçi, müslüman genç yetiştirdik. Peki yetiştirdik de n’oldu, yani ne değişti, dedim. Siyasî gücümüz, camileri dolduran diplomalı ve kravatlı cemaatimiz, yazılı ve görüntülü medyadaki üstünlüğümüzle, “bozuk düzen”e ayar çekebildik mi, yoksa düzen mi bize ayar çekti? Bunları konuşalım!... 
Tam da işin burasında kendimize ayna tutma zamanı, kendimizle yüzleşme zamanıdır:
“Güçlü ve müreffeh Türkiye”ye ne kadar yakın ya da uzağız? Veya hukukî, ahlâkî, ilmî ve iktisadî boyutuyla milletler yarışının neresindeyiz?... Milliyetçi-muhafazakâr gençliğin içinden yeni buluşlar yapan, ünü ülke sınırlarını aşmış kaç tane düşünür, sosyolog, filozof, yazar ve sanatçı çıkarabildiğimizi de konuşalım! Kültür hayatımıza ve düşünce dünyamıza olan katma değeriyle orantılı özgül ağırlığımızı tartmaya ne dersiniz...

Durum ortada: Düşünen, sorgulayan, araştıran ve okuyan bir nesil yerine, itaat eden, söyleneni tekrarlayan, slogan atan, durup düşünen değil, koşan koşturan (aksiyoner) nesiller yetiştirildi.
Merhum Durmuş Hocaoğlu içimizden bir düşünür ve akademisyendi: Milliyetçi Camia’nın bence en fazla göze çarpan niteliklerinden birisi, çok fazla ‘acelesi’ ve ‘pratikçi’ olmalarıdır ki bu da onların teorik düşünme yerine pratik eylemde bulunmaya yönelmelerini motive etmektedir; yani, Türkiye’de Milliyetçiler Eylem’e Teori’nin önünde yer vermektedirler. (Durmuş Hocaoğlu, Durmuş Hocaoğlu, Laisizm’den Milli Sekülerizme, s. 260) Düşünmeğe zaman ayırmayanların aklını hep başkaları çeler. Düşünmek ve sorgulamak için okumak şarttır ama “bizimkiler” okumuyor. Okumayan, düşünce üretmeyen, şekilci, ezberci, sloganların gölgesine sığınan kişi, milliyetçi olsa ne yazar, müslüman olsa ne yazar...
Kurulmuş cümleleri, paketlenmiş fikirleri nakledenler, hakikatı sadece kendilerinin temsil ettiğine inandıklarından kendilerini hatadan veya yanılmışlıktan beri görürler. Durmuş Hocaoğlu’nun deyimiyle bu durum; hem yanılmaz ve eleştirilemez siyasî önderlere biat şeklinde, hem de yanılmaz ve eleştirilemez siyasî doktrinlere biat şeklinde tezahür eder. Onun için diyoruz ki; siyasî görüşünüz olsun fakat partiniz olmasın! Bu sözümüz özellikle düşünce üretecek potansiyele sahip insanlar içindir.
Türk Sağı’nın düçar olduğu hastalık...
Haksızlık etmemek lazım, bizim kuşağın sağcıları okuyordu amma felsefe, sosyoloji ve toplum psikolojisinden ziyade, T. Çelenk’in dediği gibi, şairler, edebiyatçılar ve hikâyecilerin etkisinde kalarak duygu yüklü kitaplar okudular. “Davaları kutsaldı ama ne olduğunun felsefik içeriği net değildi. Kafaları karışıktı. Eylem adamlarıydılar ve teşkilatçıydılar ama neyi savunduklarını pek bilmezlerdi. (Tarık Çelenk, Türk Sağının Ağır Ağabeyler Sorunu, Karar Gazetesi, 8.1.22) “Neyi savundukları” noktasında yazarla aynı kanaatte değilim. Neyi savunduğu belliydi fakat niçin canımız pahasına savunduğumuz üzerine pek kafa yorulmuyor veya sorgulanmıyordu.
Türk sağı’nın en çok yanıldığı ve kendini eleştirenlere tahammül edemediği taraf:                                            
1- Vatanseverlik/milliyetçilik ve müslümanlık gibi yüce değerleri savunmanın beraberinde getirdiği yanılmazlık duygusu,
2- Bu değerlerin tabulaştırılarak eleştirilemez, sorgulanamaz olması.

Kendisini özdeşleştirdiği değerlerin kutsiyetine inanmış kişi, o değerler üzerine ezber bozacak türden görüşlere kapalıdır. Meselâ, devetin bekası adına vatandaşına zulmeden, din adına insan hayatına kasteden veya Allah adına birilerini cehennemlik, birilerini cennetlik ilan eden bir anlayışı kendisi sorgulamadığı gibi dışarıdan gelen eleştirelere de tahammülü yoktur. Uzun yıllar birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşlarımın birçoğuyla sırf bu yüzden yollarımız ayrıldı. Hâlbuki, dünya görüşümüzün veya dini inancımızın daha sağlam zemine oturması ve daha çok kabul görmesi için her daim sorgulanmaya ve eleştirilmeye ihtiyaç vardır.
İslâmcısından milliyetçisine, Türk Sağı eleştiriye, özellikle de  kendi içinden gelen eleştiriye kapalı olduğu günden beri irtifa kaybediyor. Bu durum siyasete de yansıdığından entelektüel dünyamız medyada görüldüğü gibidir. Bugünlerde “Bizi kıskanan Avrupa” kapılarında sanatçı, iş insanı ve akademisyen Türklerin hâli pür melâlini, rencide edilen millî gururumuzu, “Milliyetçiyim, Müslümanım!” kükremesiyle bertaraf edemezsiniz.



 

Bu yazı 552 defa okunmuştur.