Önce şu bakış açımı bir daha dikkatinize sunmam gerekiyor: Siz benden farklı bir siyasî görüşe veya dine mensup olduğunuzdan dolayı benim size müdahale etme hakkım olamaz. Fakat aynı siyasî partiye ya da dine mensup olduğumuzda, ortak yönlerimiz var demektir. Bu durumda bana göre yanlış veya hatalı olan düşünce ve eylemlerinize müdahale etme hakkımı kendimde görürüm.
Sadece Müslüman bir anne ve babadan dünyaya geldiğimden dolayı değil, bilinçli ve inanan bir Müslüman olarak, aynı dine mensup olduğum insanlarla ortak bir tarafım var. Bundan dolayı dini kendi çıkarları uğruna istismar edenlere müdahale edebilmeli, karşıdakinin yanlışına karşı sesimi yükseltebilmeliyim. Mahalleden ya da cami cemaatinin içinden biri olarak bu cesareti gösterebilmek oldukça zor ve tehlikelidir. Din adına konuşma yetkisini kendisinde gören veya o yetki verilen kişi, bir de sarığını kafasına geçirip, cübbesini de giydi mi, işine gelmeyeni, kafasına uymayanı yerine göre “kafir” yerine göre “zındık” ilan ederek ötekileştirir. Bütün dinlerde görülebilen bu durum, “Cancel Culture (Boykot Kültürü)” kavramı ile izah edilebilir.
Baskı kültürü
Boykot/baskı veya şeytanlaştırma kültüründe; farklı düşünenler baskı altına alınır, engellenir veya susturulur. Hâkim anlayışın dışına çıkanların başkalarıyla iletişimi yasaklanır, kamuoyu tartışmalarının dışında tutularak marjinalleştirilir. Takibe uğrar, ölümle tehdit edilir, aleyhinde karalama kampanyası başlatılır. (J. Nida-Rümelin)
Galileo, “dünya dönüyor (1642)” dediği için kilise tarafından önce ölüm fermanıyla, daha sonra idamdan kurtulmak için dediğini inkâr etmesiyle ömür boyu ev hapsiyle cezalandırıldı. İbni Sina’nın kitapları yakıldı. Ebu Suud Efendi, Yunus Emre’yi iki asır sonra zındık ilan etti. Ve 21. Yüzyıl Türkiye’sinde Yaşar Nuri Öztürk, Mustafa İslamoğlu, İhsan Eliaçık ve Mustafa Öztürk gibi ilahiyatçılara reva görülen baskı, yıldırma ve hatta kitap yasaklama girişimleri çok dar açıdan bakılan din anlayışının tezahürleridir. “Dinî dogmaların etkili olduğu yerde, bunları olduğu gibi kabul edenler ve tartışma konusu yapanlar arasında ayrışma meydana gelir. (J. Nida-Rumelin/Cancel Culture)”
Söz konusu inanç olunca avam nakilcidir, mezhep veya tarikat naslarının arkasına sığınır ama aydınımız araştırmacı, yerine göre sorgulayıcı ve akılcı olmak gibi bir mesuliyetin altındadır. Benden başka üç konuşmacının ilahiyatçı olduğu bir panelde, özeleştiride bulunmam bazı kesimleri rahatsız etti. Ne hocaya küsüp camiyi terk edenlerdenim ne de cahilin ve din simsarlarının din anlayışına dudak büküp İslâm’a sırtını çevirenlerdenim. Cami avlusunda, cemaatin içinde “din kavgası” veren aydının işi bir hayli zordur. Sadece belli başlı ritüelleri din veya dindarlık olarak kabul edenlerle öteden beri kavgalıyım.
Hayata yansımayan sözlerimiz
Nakledilen bu din anlayışının içinde doğa sevgisi, çevre bilinci, insan hakları, düşünce/fikir özgürlüğü, farklılıklarla bir arada yaşama hoşgörüsü, okuma-araştırma ve düşünce üretme gibi daha birçok konu yok. En önemlisi de Prof. Ali Bardakoğlu’nun dediği gibi, “Din, bilgi değil bilinçtir. Din, söz söylemek değil söylediğin o sözü hayata yansıtmaktır.” Söylediğini hayatına yansıtmayan din-darın yüzünden, özellikle yeni nesillerin gözünde din itibar kaybediyor. Bu dini-darlar yüzünden canımız daralıyor, ufkumuz kararıyor, düşüncelerimiz prangalanıyor. “Azgelişmişlik” zincirini bu düşüncesi kıt, görüşü dar, her devrin adamı takiyeciler yüzünden kıramıyor, “Dar Koridor”dan bir türlü çıkamıyoruz.
Etrafımızdakilerin suskunluğu, herkesle iyi geçinme huyu ve güçlüye şirin görünme kurnazlığı bizi bu yolda yalnızlaştırmakla kalmıyor, imanımız zayıflıyor, ahlâk sütunlarımız çatırdıyor, ilerleyemiyor, yerimizde sayıyoruz.











