SİZ BİZİM ÖTEKİ, BİZ DE SİZİN... Mahmut Aşkar
İlkokul öğrencisiydik. Her haftasonu (Cumartesi) okul çıkışında yukarı mahallenin çocuklarıyla aşağı mahallenin çocukları “Ebil’in Döngesi” denilen yerde topluca kavgaya tutuşurlardı. Kavga etmek için bir bahane mutlaka olur, olmasa da bulunurdu. Bizim dünyamız köyümüzden (Karakoyunlu) ibaretti. Biz aşağı mahallenin çocukları için yukarı mahalle bizim ötekimizdi. Biz de yukarı mahallenin çocukları için ötekiydik.
İlk defa köyden ibaret dünyamızın dışına çıkarak şehrimize (Iğdır) geldiğimizde, yukarı ya da aşağı mahallelisiyle hepimizde Karakoyunluluk kimliği öncelik kazanmış, mahalle ya da kabile aidiyetimiz geri plana itilmişti. Kars ya da Erzurum gibi şehirlere gittiğimizde, şu veya bu köylüden ziyade artık hepimiz Iğdırlı idik. Ankara, İstanbul gibi büyükşehirlerde ise sahiplenme veya aidiyet alanımız biraz daha genişleyerek, geldiğimiz bölgeyi kapsamaya başlar.
-Hemşerim nerelisin?
-Erzurum’lu.
-Peki sen?
-Ben de Iğdırlı’yım.
-Desene hemşeriyiz…
Ve böylece Doğu Anadolu’luk yakınlaşması ve dayanışması kendini gösterir. Aynı şey Karadeniz, Ege, İç Anadolu veya bir başka bölge için de geçerlidir. İtiraf edeyim ki, “Hemşerim memleket nere?” sorusunu hiç sevmem. Özellikle başka şehirlere gittiğimizde, bazen berber koltuğunda otururken, bazen taksiyle giderken, “Memleket nere?”yle başlayan ilk cümleye karşı itirazım biraz şaşkınlıkla karşılansa da, bazen “Memleket Türkiye” diye geçiştiriyorum. Bu durum, bizim toplumdaki bölgeciliğin ağır bastığına delalettir. Ortalama her vatandaşımızın kafasında Türkiye’nin her bölgesi için hazır bir şablon var. Önyargılarla etrafı örülmüş bu kalıbın içine koyduklarında, kazasız belasız çıkmanın çok da kolay olmadığını yaşayarak gördüm. Sosyal hayatın bölgeciliği, insanın düşünce hayatını da belirler.
Yerel düzeydeki düşünce ne vatan sathına yayılabilir ne de uluslararası bir boyut kazanır.
Türkiye dışına çıkıldığında, bu sefer şehirler ve bölgeler değil, ülkenin tamamı sözkonusudur: Aslolan aynı ülkenin vatandaşı olmaktır. Kapalı toplumdan veya köy hayatından ibaret
dünyamızdan çıkıp da önce şehir, ardından ülke ve daha sonra dünya seviyesine yükseldikçe görüş açımız genişler. “Öteki” olarak kategorize ettiğimiz öznelerin yerleri değişmeye başlar. Bazı insanlar dünyayı görse de zihniyet olarak kapalı veya yarı kapalı bir kafa yapısına sahip olurlar. Ananevî/gelenekçi toplumlarda biz ve bizden olan iyi, ötekiler kötüdür. Kimlik tanımlaması kötü, hatta düşman olarak algılanan “öteki” üzerinden yapılır. Meselâ bizim sülalemiz iyi, diğerleri kötüdür. Buna bizim partimizi ya da futbol takımımızı gibi daha birçok şeyi ilave edebilirsiniz.
Geleceğinin ipotek altına alınması pahasına tüketime dayalı bir hayat tarzını benimsemiş şehir halkı son derece açık toplum görüntüsü verirken, düşünce bazında, yarı kapalı bir toplum özelliklerini bünyesinde barındırması, kendi içinde bir çelişki olduğu kadar, irdelenmeğe muhtaç bir konudur. Buradan hareketle, yukarıda verdiğimiz misâller çerçevesinde, henüz daha bütünü görecek ve kucaklayacak noktadan uzağız.
Buradan nereye varmak istediğimizi anladığınıza göre daha fazla kurcalamaya gerek yok...
Kendimden bir misâlle konuya açıklık getirelim:
İkinci kitabım “Hüseyinleşmek” yeni çıkmıştı. Almanya’daki bir büyük çatı kuruluşumuzun üst düzey yöneticilerinden birisi, söz konusu kitabı okumuş, çok beğenmiş ve tanıdıklarına tavsiye etmişti. Bir toplantıda karşılaştık. Yanındaki arkadaşına beni takdim etti:
“Mahmut Aşkar, Hüseyinleşmek kitabının yazarı, kendisi de Caferi’dir.”
Bu takdim üzerine çok hiddetli bir tepki gösterdim:
“Hayır, ben Caferi değilim!” deyince, karşımdaki arkadaş neye uğradığını şaşırdı. Benim sert çıkışıma bir anlam veremediğini, yüz ifadelerinden okudum. Ve daha Fazla zorlanmaması için konuya açıklık getirdim:
“Ben ne Caferî ne de Hanefî’yim. Ben sadece Müslümanım” dedim ve ilave ettim: Sen bir başkasına takdim edilirken, “Ahmet Göktürk Bey (gerçek ismi değiştirdim), kendisi de Hanefî’dir” diyerek takdim ediliyor musun?”
Yaptığı hatayı anlamış insanın ruh hâliyle, “Hayır!” dedi.
“Peki sen beni takdim ederken buna niçin ihtiyaç duydun? Benim ağzımdan şimdiye kadar, “Ben Caferi’yim” dediğimi duydun mu?”
“Hayır, duymadım.”
“Öyleyse sen buna niçin ihtiyaç duydun?”
Yaşı benden genç olan adam, “Abi, özür dilerim” dedi.
Bu olaydan sonra bir daha anladım ki, evrensel (cihanşümul) olan İslâm’a, ideolojik kalıplara sıkıştırılmış mezhepçi bir bakış açısıyla bakıldığında, kendi mezhep ya da tarikatından olmayanlar öteki muamelesi görür. Ben de bu durumda “Ehl-i Sünnet”in dışındaki öteki idim. İşin trajik tarafı ise, Caferî/Şii kesim de bize “Sünnileşmiş” gözüyle bakıyordu. Merhum Ali Şeriati’yi hatırlayarak teselli buluyorum: Entelektüel veya ilkeli bir aydın olmanın bir bedeli vardır.
Merhum Prof. Mümtaz Turhan’ın dediği gibi, gelişmiş toplumlarla az gelişmiş toplumlar arasındaki fark, her iki toplumun aydınları arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Aydın, âlim, münevver kişi, bildikleriyle yani ilmiyle amel edendir ve onların sorumluluğu diğerlerinden daha fazladır.
Not: Her ne kadar sevgili İsmail Aras, “Bir bayram yazısı da olabilir” şeklinde arzusunu dile getirmiş olsa da, biraz düşünme yetisini zorlayarak bayramlı günleri değerlendirmek isteyenler için yine de “bayramlık” bir yazı olması temennisiyle, siz değerli okuyuculara huzur ve sağlıklı bayramlar diliyorum.











