İnsanın sevdikleriyle imtihanı, üstesinden gelinmesi gereken en zor şeydir. Sevdiğine kavuşmak veya sevdiği şeyi elde etmek ne kadar sevindirici ise, bunlardan ayrı kalmak ya da elde edememek de o derece elem vericidir. Asıl imtihan; sevdiğinden ayrı kalmak değil, sevdiğine kavuştuktan sonra başlar.
“Eski dostlar” demeyeceğim çünkü dostluklar belli bir yaş ve tecrübeden sonra oluşur. Arkadaşlıklar ise erken yaşlarda başlar fakat zamanla ya yollar ayrılır ya da kalıcı bir dostluğa dönüşür. Aynı yerden dünyaya baktığımız, aynı yıllarda okula gittiğimiz arkadaşlarımızdan kaç tanesiyle (gerçek) arkadaşlığımız devam ediyor… Gençlik yıllarımızdaki yaşanmışlıkların pekiştirdiği arkadaşlarımızdan bazılarıyla uzun yıllar sonra buluştuğumuzda, heyecanımız ve sevincimiz çok sürmeden yerini hayal kırıklığına bırakıyorsa, artık aynı yerden dünyaya bakmıyor ve aynı yolda yürümüyoruz demektir.
Yalnızlaşıyoruz
Yarım asırlık bir yurtdışı hayatımdan sonra “gelişmekte olan” ülkemin, doğup büyüdüğüm gelişmekte olan şehrine dönüş yaparken, gayet düzenli bir Avrupa şehrine kıyasla, çok da düzenli olmayan, çarpık yapılanmış bir taşra kentinde yaşamayı göze almıştım zaten. Değerler bazında kendimi bu topraklara ait hissetmem, buradaki kalıcılığım için yeterli sebepti. Bundan sonra vatanımla yüzleşme süreci başlıyordu. Deyim yerindeyse, vatanseverlik anlayışımız artık kuvveden fiile dönüşmeliydi.
Vatanı gurbette yaşamış birisi olarak, vatanda gurbeti yaşamanın daha elem verici olduğunu hem hissediyor hem de anlıyorum. Ülke dışında vatana dair besleyip büyüttüğümüz umutlarımızı, döndükten sonra “hayalperestlik” olarak gören dostlarla ters düştük. Dünden kalma arkadaşlarımızın birçoğuyla yollarımızın ayrılmasında, düşüncede sığlık ve hayatı algılamada vasatlık, bizim açımızdan belirleyici oldu. Bekir Ağırdır’ın “vasatlık iklimi” olarak tarif ettiği mevcut sosyo-politik ve sosyo-kültürel Türkiye gerçeğinde, “Vasatlık iklimine teslim olmak ya da uyum sağlamak, kısa vadede huzurlu bir sessizlik gibi görülebilir. Ama uzun vadede toplumsal esenliğin, ilerlemenin vicdanın mezar taşı. (Oksijen Gazetesi, 15-21 Ağustos 2025)” Ölümle yüzleşmek kadar dehşet verici bir tespit!
Vasatlık ikliminde hüküm yürütenlerin sıradanlığı geniş kitleler üzerinde etkili olurken, dimağımızı zorlayan fikirlere kulak asan ve dile getirenler dışlanıyor. Bu yüzden, elde edilmiş konumunu kaybetmekten korkan, bildiğinin dışına çıkmayan ve ulvî hedefi veya Kızılelma’sı olmayanlarla yollarımız giderek ayrışırken biz de yalnızlaşıyoruz.
Politikacımızla imtihanımız
Bizim vatanımızla imtihanımızın bir ayağını da politikacılarımız ve politik görüşümüz teşkil eder. Almanya merkezli Avrupa siyasetini ve siyasilerini az çok yakından takip eden birisi olarak, ülkemizde siyasî etik yoksunu politikacıları Batı’lı meslektaşlarıyla kıyaslayınca, utancımdan başım göğsümün üstüne düşüyor. Düzgün biri olmayanın politik meselelerde bir şey başarması mümkün değildir, diyen Aristoteles’e göre, politikada başarılı olmak isteyenin karakteri düzgün olmalı (Büyük Etik). Ama gel gör ki, “Amaçlar araçları meşru kılar,” zihniyetinin belirleyici olduğu Makyavelist düşüncenin, “Müslüman-Türk” politikacısı için de benimsenmiş olması, genel olarak siyasî ahlâkın çöküşünün göstergesidir. Türkiye tipik bir Şark ülkesi değil fakat hemen her partiden politikacımız giderek Şarklılaşıyor. Bu durum, vasat ve bir o kadar da ilkesiz politikacılara meydan açarken, yeni nesillere rol modeli olabilecek, yani örnek teşkil edebilecek politik yeteneklerin önünü kesiyor.
Ondan dolayıdır ki, siyasî görüşümüz var ama siyasî partimiz yok, prensibini kendimize ülkü edindik. Bazen tabuları yıkarak kendimizi eleştirmemiz kadar vicdanî isyanımız da bu topraklara aidiyetimizden ve sevgimizden dolayıdır. Siz buna, Türk’ün Türk’le imtihanı da diyebilirsiniz.











